48 entry daha
  • herhalde bitmiş, tükenmiş bir adam olduğu konusunda, röportajı veren de, yapan da, okuyan da dahil olmak üzere herkes hemfikirdir. şimdi iki dakika bitmiş, tükenmiş bir adamı düşünelim. düşündük mü? şimdi o adamı aklımızda tutalım. bildiğimiz bitme ve tükenme biçimlerini aklımızdan geçirelim. ne kadar çeşitli bitişler olabildiğini değerlendirebildik mi? şimdi bu bitişleri bu bitmiş adamın tarihçesine ekleyelim. bitmenin sonuna doğru nasıl can çekişilebileceğini, düşerken son bir gayret birilerine tutunmaya çalışanların paçasına yapıştıklarını nasıl aşağı çektiklerini, empati ile falan da değil, düz semptom olarak ko-faktörler havuzuna atalım. şimdi aynı röportajı bir kere daha okuyoruz.

    okuduk mu?

    nasıl bir his geldi? hala böyle ayıplayalım, yuh ya çok ayıp diyelim, kıyasıya kıyalım, dövesiye yerelim kafası ile mi bakıyorsunuz, yoksa empati kumpati tarzı bir şeyler oluyor mu? bana göre bir kıpı empati oluyorsa, ki oluyor olmalı, tüm söylenenleri zekaret sayıklamalarına veriyor, artık aynı boyuttan her anlamda eşitmiş gibi bakmıyor, iyileşmesini, geri çıkmasını falan ümit ediyorsunuz. empati olmadıysa, yani yabancı, suçlanası, arsız, edebsiz, hayasız, haysiyetsiz, ahlaksız, vb. vurgulamlar hala eski şiddetiyle devam ediyorsa, o zaman bilin ki...o da olur. yani bir şey diyemiyorum. nasıl duygulanılması gerektiğini dikte edecek değilim. ama duygulardan bağımsız 'ayıplama' denen formül'ün nasıl işlediğini de, tam burada, hatırlatmadan geçemedim.

    şimdi ben sık sık birilerini ayıplayan biri değilim. ama çok insanı ayıplamışlığım var. kim niye nasıl ve ne şekilde ayıplanır bilirim. topluluk içinde ayıplamak gerekilen bir şey görürsem, ve ayıplamazsam ölecek olsam falan, içinde bulunduğum grubun en başarılı ayıplamalarından birini yapabilirim.

    yaparım ederim dedim, ne yapacağımı da izah edeyim.

    ayıplama nedir? benim ayıplamadan anladığım en temel tanım şu: bir formülü olan eleştiri. o formülü de, hiç bir şey olmasa, refleks ile, sırf uygulayabildiğin için, yani pratik olsun diye, uygulamak için uygulayabiliyorsun. bu eleştiri tarzının da belirleyici tek dayanağı, meşruiyeti var: eleştirdiğin şey hakkında ''bunu ben asla yapmazdım'' diyebilmek. kendi içinden ''bunu ben asla yapmazdım'' tekrarları ile yaptığın formül-eleştiri'ye ''ayıplamak'' diyoruz.

    şimdi yukarıdaki tanım ışığında 'düşmüş'e dönelim. düşkün'ü kim ayıplar? düşmemiş. ya da, daha spesifikleştirirsek: ayıpladığı kişi gibi düşmemiş olan. eğerzihin haritanızda canlandırmak isterseniz şöyle de canlandırabilirsiniz: düşmüş olduğu için yerde sürünen birisi var, tepeden de birileri ona tepeden bakarak durum değerlendirmesi yapıyor.

    şimdi ''o adam gibi düşmemiş''lerin ''o adam'ın düşüşü''nü anlayamamasının, kabullenememesinin faturasını da düşkün'den başkası ödemeyecek herhalde? ortada ''ayıplanacak şey''i yapmış birisi var, hem de düşmüş. toplumda artık bir yere konumlandırılamamasının bedelini o ödesin, o ayıplansın. hakkındaki ulaşılması gereken yargı bu şekilde karara bağlansın.

    zaten dikkat edin: ''düşene bir tekme de sen vuracaksın'' bir tavsiye değil, deterministik bir bildirim. 'yaşayacak ve öleceksin'deki gibi rahat ve müsterih, hayatın bilindik bir kuralını hatırlatmak. kendini düşene bir tekme de sen vururken bulacaksın. ama o sırada herkes de senin gibi vuruyor olduğundan kendin tarafından dahi fark edilmeyeceksin. edebinle yaşayacaksın.
83 entry daha
hesabın var mı? giriş yap