aynı isimde "pride (pentagram şarkısı)" başlığı da var
  • lezbiyenler ve geyler madencileri destekliyor! ama neden destekliyor? yani, filmdeki bir gazetecinin de sorduğu gibi, bir eşcinsel, kendisine karşı nefrete varan bir tiksinti duyan bir madenciyi, neoliberal politikalarıyla iskoçya ile galler’i salt londra için çalışan birer makine haline getiren ve britanya’yı kusursuz bir sefalete sürükleyen margaret thatcher karşısında neden desteklesin? bir madencinin, denk bir durumda kendisi için kılını dahi kıpırdatmayacağını pekala bilen bir eşcinsel, emeklerinin hakkını alamayıp bir umut greve giden fakat demir leydi’nin bakırdan kotarılmış kolluk kuvvetleri karşısında sesini duyurmakta başarısızlığa uğrayan madenciler için neden sıksın yumruğunu, neden kalksın ayağa, neden haykırsın?

    stephen beresford’un yazdığı ve matthew warchus’un yönettiği “pride”, işte bu sorunun tam karşısına konumlandırıyor hikayesini. filmin londra ile galler arasında mekik dokuyan olay örgüsü, 1984’te, thatcher hükümeti günlerinde düğümleniyor. karakterler ise kendi aralarında kabaca üç gruba ayrılıyor ve bir “önyargı üçgeni” meydana getiriyorlar. üçgenin x köşesinde kolluk kuvvetleri, grev kırıcılar ve maureen ailesi tarafından temsil edilen thatcher hükümeti ve muhafazakar zihniyeti yer alıyor. y köşesinde filmin temel unsurları olarak anabileceğimiz, lezbiyenler ile geyler bulunuyor. z köşesinin sakinleri ise galler’in onllwyn nam kasabasının geçimlerini madencilik ile sağlayan işçi sınıfına mensup ailelerinden meydana geliyor.

    filmin erken safhalarında izleyicisine böylesi renkli bir karakter yığını sunan ve kendisini mümkün olduğu kadar bu “önyargı üçgeni”nin merkezinde tutmaya çalışan “pride”, üçgenin köşelerini film boyunca sürekli olarak bir diğeriyle yüzleştiriyor ve bunda da mümkün mertebe hakkanıyetli davranmaya çalışıyor. “pride”ın uzlaşmayı reddettiği yegane isim ise thatcher’ınkinden başkası değil. ki “pride”, bu tutumunda haksız da değil. thatcher, ruhunu paraya, yani şeytana satmamış tüm britanyalılar için hatırlanmak dahi istenmeyen bir kabus niteliğinde. kendisine duyulan haklı nefretin boyutları o denli şiddetli ki, iskoçyalı post-rock grubu mogwai, 2011 senesinde yayınladıkları albümleri “hardcore will never die but you will”de “george square thatcher death party” nam bir şarkıya yer veriyor ve 2013 senesinde ölen thatcher’ın “kutlu” ölümünü iki yıl öncesinden kutlamaya başlıyordu. mogwai’nin solo gitaristi stuart braithwaite, albümün yayınlanışı ertesinde verdiği bir röportajda, thatcher hakkındaki görüşlerini şöyle anlatıyordu:

    «margaret thatcher, iskoçya'yı mahvetmek için çok çaba harcadı. iskoçya'daki hiç kimse ona oy vermediği için, buradaki tüm endüstri alanlarını ortadan kaldırmak için elinden geleni ardına koymadı. bu sebeple iskoçya halkı o kadından ölümüne nefret ediyor.»

    bununla birlikte “pride”, thatcher ile uzlaşmakla vakit kaybetmeksizin diğer bütün sosyal grupları tarafsızlığını korumaya çalışarak karşı karşıya getiriyor ve bu yolda yüzleştirdiği ilk ikili, önderliği mark tarafından yapılan gey ve lezbiyen hareketinin “madencilere destek vermek” meselesi üzerinde mutabakata varamayıp parçalanması ile ortaya çıkıyor. önyargılarına yenik düşüp madencilerle hemdert olmamayı seçen bir grup gey ile lezbiyen gethin’in kitap dükkanını terk edip geride kalan başkarakterlerimizin karşısında, yine matematik sembolleriyle yazışırsak, bir y’ köşesi oluşturuyorlar. y köşesinden türeyen bu yeni köşenin bir benzeri ise, lezbiyenler ile geylerin ziyaretleri ile birlikte onllwyn kasabasında ortaya çıkıyor ve genel ahlakçı bir grup madenci kendilerine yardım eli uzatmaya gelen elleri geri çevirerek z’ köşesini meydana getiriyorlar.

    ki bana kalırsa “pride”ın lgbt sineması tarihindeki çoktan edindiği ayrıcalıklı konum, özellikle bundan, yani farklı toplumsal gruplara yönelik takındığı bu tarafsız tutumdan kaynaklanıyor. “pride”, (pasifizme yaptıkları tavizsiz vurgu sebebiyle özellikle saygı duyduğum ve destekçisi olduğum) lgbt hareketini köprüler kuran bir pozisyonda sunarken, kendisini bu hareket dahilinde ifade eden herkesin önyargılarından arınmış birer insan olmadığını göstermekten de geri durmuyor. sadece britanya’da değil, türkiye dahil hemen her ülkede muhafazakarlıklarıyla bilinen madencileri de aynı doğrucu tutumla ele alan film, genel ahlakçılığın doğal bir madenci niteliği olmadığını madenciler arasındaki misafirperver karakterler üzerinden yansıtıyor.

    sapık” lezbiyenler ile geyleri “heteroseksist” madenciler ile dayanıştıran, yani “önyargı üçgeni”nin y ile z köşeleri arasındaki önyargı bağlarının sökülüp atılmasına önayak olan thatcher zihniyeti de, “pride”ın tarafsız yaklaşımından nasibini alıyor. filmin bir sahnesinde, madenciler arasındaki önyargısız karakterlerden biri olan ve bill nighy tarafından canlandırılan cliff, thatcher’ın filmdeki vahiysiz elçisi olarak tanıdığımız maureen ile onun anlayacağı dilden konuşuyor ve söylediği her bir tatlı kelime ile yılanı deliğinden çıkarmaya bir adım daha yaklaşıyordu. fakat tam o sırada sokaktan geçen bir kadının «karanlıkta bir başına mı oturuyorsun, maureen?» diye sorup «şu dik başlılığını birkaç dakikalığına bir tarafına soksana!» diye bağırışını işiten maureen, yeniden deliğine çekiliyor ve zehir dolu dişlerini hiç vakit kaybetmeden daha da sivriltmeye koyuluyordu. diyalog çabaları kendini bilmez bir sarhoşun iğnelemeleriyle heba olan cliff’in de eli kolu böylece bağlanıyordu.

    “pride”ın eleştirilerinden kaçmayı başaramayan bir diğer toplumsal grup ise kadınlar. “pride”, heteroseksüel kadınları homoseksüeller karşısında ekseriyetle önyargısız olarak resmederken, feministleri lezbiyen kadınlar nezdinde toplumsal hareketlerin kendi içlerinde bölünmesine neden olan ayrılıkçı bir tavır takınmakla itham ediyor. filmin bu eleştirisi de aklıma virginia woolf’un 1929 tarihli “a room of one’s own” nam kitabında kadınların kadınlara yönelik tutumu hakkında söylediklerini getiriyor:

    «gazetelere, romanlara ve biyografilere daldığımda, kadınların diğer kadınlar hakkında konuşacakları zaman hiç de hoş olmayan şeyler söylediklerine bir kez daha şahit oluyorum. kadınlar kadınlara karşı çok sert davranıyorlar. kadınlar kadınlardan hoşlanmıyorlar.»

    kadınları, ataerkil toplumsal yapıyla mücadele ederken köreltici nefretten beslenmemeleri yönünde uyaran woolf, kadınların kadınlara yönelik hoşnutsuzluğunu onlara doğumlarından itibaren dikte edilen «erkekler üstündür» lafına bağlıyordu. “pride”ın ayrılıkçı feminist kadınları ise, woolf’un uyarısına kulak asmayan ve erkeklere yönelik nefretleri ile körleşmiş kadınları temsil ediyor. dünü gelecekten daha çok umursayan ve dünün öfkesi ile yanmaktan geleceği aydınlatacak kıvılcımı taşımada yetersiz kalan feminist lezbiyenlerin karşısındaki önyargısız heteroseksüel kadınlar ise yine istisnalar içeren bir basmakalıbı perdelere/ekranlara taşıyor. söz konusu istisnalara yönelik bir örnek vermem gerekirse, kendi deneyimlerimden birine başvurmam yerinde olur sanırım: alışılageldiği üzere taksim’de düzenlenen 29 haziran 2014 lgbt onur yürüyüşü’nün başlamasını beklerken, yanımdan geçen bir çiftin şöyle bir diyalog kurduğuna şahit olmuştum:

    kadın: sokağa bu halde çıkmaya utanmıyorlar mı? buna neden müdahale etmiyorlar, anlamıyorum.
    erkek: neden öyle diyorsun ki? onlar da insan; onlar da kendilerini böyle ifade ediyorlar.

    bu gibi istisnalara karşı gözlerini açık tutan”pride”ın, toplumsal cinsiyet eşitliği yolunda sağlanmaya çalışılan eşitlik için işaret ettiği yol, kadın aktivistlerin kendi aralarında, erkek aktivistlerin kendi aralarında hizipleştiği çift şeritli bir yol yerine, tüm çeşitliliği tek şeritte birleştiren daha geniş ve daha kapsayıcı bir yol. misal, filmin bir sahnesinde londra’ya konuk olan ve bir gey bara götürülen gallerli bir grup heteroseksüel kadın, barın homoseksüel erkeklere özel olan bölümüne giremeyecekleri yönünde gelen uyarıyı ellerinin tersiyle itiyor ve cinsiyetler arasındaki ayrıştırıcı kapıları da sembolik olarak açıveriyorlardı.

    bunların yanı sıra “pride”ı özellikle bir türkiyeli için değerli kılan bir başka husus ise film boyunca tanık olduğumuz eylemler ile 28 mayıs 2013 taksim gezi parkı direnişini ve her sene daha da artan bir kalabalığa sahne olan onur yürüyüşü’nü; olayların madenciler çevresinde gelişmesiyle de 13 mayıs 2014 soma maden ocağı patlaması’nı anımsatması oluyor. mark’ın kendilerinden “pervert”, yani “sapık” diyerek söz eden gazetelere misilleme yapmak için onlarla onların silahlarıyla savaşmak yerine “pervert” lakabını sahiplenmeyi teklif etmesi ise yine gezi parkı protestoları sırasında dönemin başbakanı tarafından dillendirilen “çapulcu” sıfatının eylemciler tarafından sahiplenilişini hatırlatıyor.

    dram ve komedi unsurlarının dengesini başarıyla ayarlamasını bilen “pride”, “sapık” lezbiyenler ile geylerin “heteroseksist” madencilere neden destek vermesi gerektiğine yönelik soruyu ise, madencilere maddi destek için verdikleri dayanışma partisinin sadece lezbiyenler ile geylere değil, heteroseksüellere de açık olduğunu söyleyen mark’ın dilinden yanıtlıyor:

    «çünkü madenciler kömür çıkarır; bu kömürle enerji üretilir; bu enerji de sizin gibi geylerin bananarama çalarken saat sabaha karşı üçe kadar dans edebilmesini sağlar.»
  • dünya tatlısı bir film. izleyin, izlettirin.

    - eğer kendinden daha büyük, çok daha güçlü bir düşmana karşı bir savaş veriyorsan, ve varlığından bihaber olduğun bir arkadaşın sana el uzatıyorsa, işte bu, dünyadaki en güzel duygu.

    gezi parkı günlerini anımsamamak elde değil. o değil de, galler ne güzel memleket.
  • gerçek bir konuyu gerçek olamayacak kadar mutlu anlatan film. polis şiddeti gören gey lezbiyenlerin polis şiddeti gören, devlet politikaları altında ezilen madencileri desteklemelerine ilişkin sevimli film. içinde biraz aileye açılma, birazcık aids, orta miktarda da homofobi var. hepsinin azıcık olması film ekstradan keyifli hale getiriyor. eğlencelik !

    gülmeye ihtiyacı olan herkese bu aralar iyi gelecek olan film ....
  • bazı filmler vardır, izleyicisine -tabir yerindeyse- gaz verir, filmi izledikten sonra sanki dünyayı değiştirebilecek güce sahipmiş gibi ve iyi hissedersiniz. bu öyle bir film efendim izleyin, iyi hissedin.
  • gerçek ve kurgu karakterleriyle alıp sürükleyen bir film. filmin sonunda gerçek karakterlerin başlarına gelenler anlatılınca, "evet, başarabiliriz." diyorsunuz. bu yalnızca homofobiye karşı bir zafer kazanmak olarak sınırlanmamalı. ne diyordu film: "insanları ya gerçek kahramanlar ya da zalimler bir araya getirir." dolayısıyla mesela gezi süreci de ileride böyle bir motto ile anılacak, insanlar bakıp "başarabiliriz." diyecek. her türlü zorluğa, her türlü baskıya karşı bir araya gelmek, birbirine taban tabana zıt kitleleri bir araya getirmek mümkün görülecek.

    tek bir başrolün olmadığı, kurgu içinde neredeyse her karakterin öyküsünün ön plana çıkartıldığı, şiddet sahnelerinin seyircinin hayal gücüne bırakıldığı,eksiği var fazlası yok bir film olmuş pride. izlerken fazla mı duygusal davranılmış (ya da abartılmış) dediğim yerler oldu ama sonuna dek izleyip de neler başarılmış olduğunu görünce gerçeklik duygusunu yerleştirdi içime.

    ingiltere gibi muhafazakar bir coğrafyada margaret thatcher ve destekçilerinin asla ve asla eşcinsellere destek vermeyecek olan madencileri ve onlara mesafeli duran eşcinsel camiayı nasıl birbirine yaklaştırdığı, nasıl birbirlerini anlamaya başlamalarını sağladığı güzel anlatılmış. bir süreliğine madencilerle uğraştıkları için lgbt topluluğu rahat bırakan polisler, bunun geçici olduğunu bilen ve polislerin elinden çektiklerini şu anda madencilerin yaşadığını görüp kayıtsız kalamayan gay bir aktivist, kendilerine uzatılan eli sıkmak konusunda kararsız kalan hatta beklendiği üzere tepkili davranan madenciler ve tüm bunların üzerine bolca müzik, 1980'ler, komedi ve dram.

    lgbt bireylerin kendi arasındaki siyaset ve yaşam algısı farklılıkları da dahil olmak üzere, anne-baba ilişkileri, aids, kendi ayakları üzerinde durabilmek, aşağılayıcı kavramları sahiplenebilmek, dayanışma ruhu ve daha irili ufaklı pek çok konuda söyleyecekleri olan bir film bu. bir zamanlar yaşanmış olduğunu bilerek izlerseniz, daha keyifli oluyor. bir bakın.
  • 2014 yapımı filmler arasında en iyilerinden biri. ancak akademi muhafazakârlığını konuşturup filmi oscar adaylığında saf dışı bıraktı. aynısını geçen sene la vie d'adele için de yapmışlardı.

    pride okullarda ders olarak okutulması gereken bir konuya sahip. bir yandan thatcher'ın neoliberal politikaları altında ezilen madenciler diğer yandan da muhafazakâr bağnazlığı altında baskı ve şiddete maruz kalan sol eğilimli lgbti cenah. (bu film için sadece lg desek de olur) gay ve lezbiyen grubun nispeten tutucu ve cahil küçük kasaba insanı olan madencileri fiili olarak desteklemesi ve bu esnada yaşadıkları kültür/kimlik çatışması filmin genel konusu kısaca.

    ada sinemasının en sevdiğim yanı dram ve komediyi en iyi şekilde harmanlayarak insanın içini ısıtan "feel good" tarzı filmler yapması. four weddings and a funeral'dan beri "ingilizler soğuktur" yaklaşımıyla tezat oluşturacak nitelikte sıcak karakterlerin yer aldığı her film bu kalıba girebilir. pride da bunu çok iyi başarıyor. ayrıca eşcinselliği ya da aktivist eylemliliği sulandırmadan, ötekileştirmeden sahici bir biçimde kullanıyor. zaten filmde geçen olaylar gerçek hayatta yaşanmış; hatta karakterlerin gerçek olanları filmde cameo olarak bulunmuş. (bkz: 1984-1985 ingiltere madenci grevi)

    sonuç olarak pride, seksenlerdeki madenci grevini farklı kimliklerin gözünden politik doğrucu olma hatasına düşmeden samimi bir şekilde anlatan, şimdiden kült hale gelmiş bir "kendini iyi hisset" filmi. ek olarak filmde komünist gay lideri mark ashton'ı oynayan ben schnetzer'a da dikkat edin derim, yıldızı bu filmden sonra parlayacak. (bkz: warcraft)
  • inanılmaz derecede insanın içini ısıtan, sevgiyle dolduran, yumuşacık, şahane ötesi olmuş film. duygu coşturması yapıyor resmen. kah gülüyorsunuz, kah duygulanıyorsunuz, bir bakmışsınız yanaktan bir pıt gözyaşı düşüyor. gözyaşları da kimi zaman gururla karışık sevinçten, kimi zaman da hafif bir burukluktan. ama sonunda insan elini "oley be!!" şeklinde yumruk yapmadan çıkmıyor, belki de en güzel tarafı bu. izleyin ama mutlaka izlettirin de.
  • mükemmel film.

    o 8.1 imdb puanını fazlaca hak etmiş.
  • filmin sıcaklığından gerçekliğinden gaza getirmesinden falan herkes bahsetmiş zaten. yinelemeye gerek görmüyorum. beni en çok etkileyen sahneyi paylaşmaya geldim ben.

    --- spoiler ---

    madencilere yardım amaçlı düzenledikleri konser sonrasında joe'nun eve yürüyüşüdür bu filmde beni en çok etkileyen sahne. george mackay gerçekten iyi bir oyunculuk sergilemiş. hayatına anlam katacak bir şeyler başarmış insanın kendi kendini kutladığı o küçük gülümsemeyi görebiliyorsunuz. daha önce bu duyguyu tatmış şimdilerde ise ot gibi yaşayan bir insansanız hüzünlenmeniz kaçınılmaz.

    her ne kadar joe film içindeki bir kaç kurgu karakterden biri olsa da o yürüyüşten sonra eve geldiğinde karşılaştığı sahne hikayenin gerçekliğini pekiştirmiş bence. çünkü bu hayatta özgüven olarak ne kadar yükseğe çıkarsan darbeler o kadar hızlı ve ağır gelir.

    --- spoiler ---
  • 2014'ün en iyi filmlerinden biri. filmin geçtiği zaman dilimini çok iyi anlatan, the smiths şarkısıyla başlayarak kalitesini belli eden, güzel film.

    --- spoiler ---

    "varlığından haberinizin dahi olmadığı bir arkadaşınızın olduğunu öğrenmek, dünyadaki en güzel duygu."

    - dai

    dayanışmayı öyle güzel anlatmışlar ki, bu replikte bahsedilen duyguyu harika bir şekilde aktarıyor size film.

    --- spoiler ---
hesabın var mı? giriş yap