iskalanan yüreklerin hesabı, anason kokan gecelere kesilir ve -bir güzel elinde terletemediğimiz- kupkuru ellere en çok o zaman yakışırdı, buz atmak kadehlere.. hisseder, anlatamazdık.. henüz üç-beş 70'lik olmamıştı büyüyeli, esrikliği tadıyorduk.. hiç duymadığımız bir kelimeyi, oluyorduk...
ilk dublenin ardından, hep boğaza baktığı varsayılan herhangi bir masada -ankara'da- ne zaman yürek tokuştursak bir kadınla hep bizimki kırılır, saplanırdı hayatımızın tam ortasına kördük, kütüktük zil-zurna...
kimse ötekinden daha az yamulmamıştı ki -tam da sı(za)cak uygun bir kucak ararken- sadece sesiyle anlamlanan, sesine çok yakışan adımızı çağıran -ki daha duyulabilir hissediyordu kendini insan- nefesler duyduk.. (zannımca tanrı'dan...)
artık, -her defasında kazık atıyor diye- o kadar da efkarlanmıyorduk, bitmek üzere kadar kalan peynirlere.. çünkü az sonra -ağızda sigaralar- ayakta alkışlayacağımız tanrı'yla düet yapan seslerde yorumlanıyordu adımız.. sanılanın aksine "ulan" değildik hiç birimiz -verildiğinden bu yana ilk defa- bizi mutlu edecek herşeyi çağrıştırıyordu ismimiz...
bir güzellik de biz yapalım istedik en iyi yaptığımızı sandığımız şey neyse, onu sergiledik " bakın bayan, en iyi ben içerim on dakikada üç dubleye çıkabilen bir karaciğerim " ve feda edilecek herşeye değecek, her koşulda, -karda, çamurda.. giyinikken, çıplakken, ıslakken- güzel kalmayı beceren, gülümsemeler keşfettik yürekler uyarıyordu yanık bir kokuyla da biz buz kesmiştik, müdahale edemedik...
zamanın kayıt dışı, o donuk aralığında hepimiz aynı cevabı vermeye gönderildik, sıradan bir çocukluk anına.... " - büyüyünce ne olmak istersin küçük şey? - aşık... yapabilir misiniz? " biliyorduk, maaşa bağlanamazdı kimse, biri ötekini tüm gün seviyor diye. biz yine de 'aşk meslek olsun, işsizliğe çare' diyorduk dilekçelere, anason koktuğumuz her gece..
sabah, gözümüze çakıp da ayıltınca, farkediyorduk; -artık kaç defa seviştiysek, akşamdan bu yana- bizden yorgun, kırışık, çırıl bir yalnızlık yatıyor, yanımızda... hazırdık aslına çok uzamış başlangıçlara, hazin sonlar bulmaya; intihar etti saymaya ya da katil kiralamaya..
yine de alınıyor insan, kapı çarpmalarına, -her tarafı çatlak tenimizden- akciğerlere katran, kalbe ağrı olarak sızan -dudaklarımızı ıslatıp kaçan- her sağanağa...